Var olmak, bulunmayı istemektir. Neyi bulmak istiyorsak, onun tarafından bulunmayı arzularız. Bulduğumuz şey ile bizi bulan şey arasında uyum varsa, huzur ve bütünlük nasibimiz olmuş demektir. Bulduğumuz şey ile bizi bulan şey iki farklı dünyaya aitse, o zaman bir boşluk hissi doğar içimizde. Hüzün, keder, gam belki de büyük bir dram. Başımıza bu hâl geldiğinde de aramaya devam etmek zorundayız. Bizi kimin yahut neyin bulduğuna biz karar veremeyiz. Ancak umabiliriz. Bulmayı ve bulunmayı ummak da insan oluşumuzun bir parçasıdır.
Bulunmayanın varlığı eksik kalmıştır. Bulmak ve bulunmak, mitolojiye kapı aralamadan varlığın sırlarını keşfetmek, perdeleri kaldırmak ve hakikatin ışığında görmeye başlamaktır. Işığın göze ilk değdiği andaki uyanma hâli gibi, bulmak ve bulunmak da ancak bir vecd ile husule gelebilir. Nitekim Batı dillerinde vecdi karşılayan ecstasy kelimesi ile var olmak anlamındaki existence kelimeleri benzer bir etimolojik kökene dayanır. Gerçek mânâda var olmak, vecd hâlinde bulunmaktır.
Bulmak ve bulunmak, neyi kaybettiğimizin bilincinde olmaktır. Bir şeyi kaybettiğimizi bilmiyorsak zaten bir arayış içine girmeyiz. Asıl kötüsü, bir büyük boşlukta savrulurken kaybettiğimiz bir şeyin olmadığını düşünmektir. Arama çabası, kaybetme bilinciyle başlar. Bu yüzden bulmak, bilmek ve bulunmak için düşünmek, neyi kaybettiğimizi bilme çabasını da içerir. Burada daha temel bir gerçek çıkar karşımıza: Ancak sahip olduğumuz bir şeyi kaybedebiliriz. Bize ait olmayan bir şeyin yok olması, ortadan kalkması, sırra kadem basması bizim için kaybetmek anlamına gelmez. Kıymet verip aradığımız şey başkalarının değil bizimdir. Bu yüzden kaybetmek ve bulmak bilinci, düşünmenin de temel güdüsüdür. Anlamı, bütünlüğü, öz saygıyı, aşkı, muhabbeti, bağlanmayı, neşeyi, mutluluğu, asaleti aramak demek, yok olup ortadan kalkmış bir şeyi değil, “kayb” ettiğimiz yani bize “gâib (görünmez) olmuş” bir şeyi aramak demektir. Bize gâip olan yani bize kendini gizleyen şeyi aramak demek, o şeyi değil, kendimizi aramak ve bulmak demektir. Zira burada kaybolan o değil, sensin, benim, biziz. O, kendi zatında ve makamında var olmaya devam etmektedir. Ondan mahrum olan, onu “kayb” eden biziz. Yapmamız gereken de onu bulmak için kendimizi bulmak; bakmayı, görmeyi, duymayı, hissetmeyi, akletmeyi öğrenmektir.
Türkçedeki “kayıp”, Arapçada “gayb” kelimesinden dönüşerek dilimize geçmiş ve yeni anlamlar kazanarak zenginleşmiştir. “Gaybı ancak Allah bilir.” ayetinde ifade edildiği gibi gayb, olmayan bir şeyi değil, bizim görmediğimiz, bilmediğimiz, ulaşamadığımız bir şeyi ifade eder. Bir şeyin kayb/gâib olması, onun var olmadığı anlamına gelmez. Kaybolmuşluk hâli (gaybûbet), izafî bir nitelik arz eder. Bana kayıp/gâib olan şey, sana hazır, açık ve aşikâr olabilir. Arkandaki duvar senin için gaiptir ama benim için görünürdür. Bir şeyin kayıp ya da hazır olması, bizim nerede ve ne hâlde bulunduğumuzla ilgilidir. Öyleyse kayb ettiğimiz, bize gaip olan şeyi bulmak için öncelikle bizim çaba sarf etmemiz gerekir. Düşüncenin bir amacı da, kaybolmuşluk hâli karşısında hazır olma ve anda bulunma bilincini geliştirmektir.
Bu bağlamda var olmak, “hazır” olmaktır. Hazır olmak (to be present), ani en dolu şekilde yaşamaktır. Ancak bu mânâda hazır olanlar huzurda bulunabilir ve ancak huzurda bulunanlar var olabilirler. Anı yaşamayıp geçmişte kalanlar yahut gelecek endişesine kapılanlar, varlık ve zamanın doluluğunu tecrübe edemezler. Varlık her an hazırdır; bizim de her an hazır olmamızı talep eder. Varlığın her daim hazır oluşuna ancak anda kalarak cevap verebiliriz. Varlıkta huzur, huzurda var olmaktır.
Zaman, tekil anların toplamından daha fazla bir şeydir. Dünyevi-lineer zamanın ötesinde ise sonsuzluk vardır. Huzurda anı yaşayanlar, sonlu zaman boyutunun ötesine geçer ve sonsuzluğa tutunurlar. Zaman, sonsuzluktan bu dünyaya bırakılmış bir katredir. Gün, ay, yıl ve asır olarak saydığımız zaman, bu katreden başkası değildir. İnsanın amacı lineer zamanın içinde kaybolmak değil, sonsuzluğa uzanmaktır. Yatay zaman ancak sonsuzluk ile dikey bir bağ kurduğunda varoluşsal zamana dönüşür. Zaman ve mekânda yaşayan insan bu bilinç düzeyine ulaştığında sonsuzluk ve ölümsüzlük diyarına yönelmiş olur. Zaman, sonsuzluktan bir katre olduğu için zamanı boşa harcayanlar, sonsuzluğu incitirler. Sonsuz ve aşkın olanı incitenler ise ancak kendilerini hüsrana uğratırlar.
Huzurunda olmadığımız şeyi tecrübe edemeyiz. Bu yüzden de ona nüfuz edemeyiz. Onun içine “düşüp” onu tam mânâsıyla idrak ve tefekkür edemeyiz. Örneğin namaz, ancak zihnen ve kal ben hazır olduğumuz zaman bizi Allah’ın huzuruna çıkartan bir ibadete dönüşür. Namazda hazır olmak ve huzurda bulunmak, dua ve ibadetin özünü oluşturur. Bu yüzden namazda huzura ancak huzurda namaz ile ulaşabiliriz. Duada huzur, huzurda dua ile mümkündür.
Huzurda bulunmakla huzur bulmak arasındaki irtibat, etimolojik olmanın ötesinde bir anlama sahip. Zihnî ve kalbî huzur ve mutluluğa ulaşmak için her an hazır olmamız ve huzurda bulunmamız gerekir. Zira huzurda bulunmak, var olmanın her anını dolu dolu yaşamak demektir. Huzurda olmak, ilahî tecelli ve rahmetin muhatabı olmaktır. İnsanın huzur bulması ancak semaya kanat açması ile mümkündür. Bu ise semadan gelen feyiz ve bereketi almaya her an hazır ve nazır olmayı gerektirir. Yerde olan gökte olana açık olduğunda feyiz ve bereket inmeye başlar. Simone Weil’in dediği gibi “Ağacın kökleri gerçekte göktedir.”* Bütün ağaçlar hayat enerjilerini güneşten alırlar. Gökyüzü ile bağını kopartmış bir ağacın yaşaması mümkün değildir.
Arz ile sema ve kök ile gök arasındaki bağ, yolun istikametini belirleyen işaretlerdir. Neyi nerede aramamız gerektiği konusun da bize kılavuzluk eden bir bağdır bu. Ayakları yeryüzüne basan insan, yönünü bulmak için gökyüzüne bakar. Metafizik açıdan yukarının ahengi, aşağının düzenini belirler. Göklerin nizamı, yerin istikametini tayin eder. Beşerî düzlemde de aynı kural geçerlidir: İnsanın ayaklarına yön veren başıdır. Baş ise yeri ve göğü aynı anda tecrübe ederek nereye doğru yürümemiz gerektiğine karar verir. Bu mânâda gök de bir yoldur. Mü’minun suresinin on yedinci ayeti bunu çarpıcı şekilde ifade eder: “And olsun ki biz sizin üstünüzde yedi yol yarattık. Biz yaratmaktan gafil değiliz.”
Burada yedi yol (seb’a tara’ik), yedi kat gök olarak tefsir edilmiştir. Cenab-ı Hakk’ın “yol” ile göğü murad ettiğini var saydığımızda bu, yolun mahiyeti ve yolculuğun mânâsı hakkında bize yeni kavrayış imkânları sunar. Varoluşsal anlamda yol, arkamızda değil ayaklarımızın altındadır. İnsan ancak dikey olarak mesafe aldığı zaman yolda ilerlemiş sayılır. Bu dünyada başlayan yol, bizi maddî âlemin ötesine götürür. Mevcudun ötesine götürmeyen yol, kendi etrafında dönüyor demektir. Böyle bir yolun kendisine faydası yoktur. Kendisine faydası olmayanın bize de faydası olmaz. Zira yolda olmanın amacı, orada burada dolanmak değil hedefimize doğru mesafe almaktır. Yol, bizi varlığın ve nefsimizin idrakine götürdüğü zaman anlamlı hâle gelir. Kendi etrafında dolanıp durmak bizi bilgiye değil cehalete ve kısır döngüye götürür. Arapçada bilgisizlik ve bilinçsizliğe karşılık gelen “cahiliye” ve “cehalet” kelimeleri, köken olarak “kısır bir daire içinde dönmeyi” ifade eder. Çölde yolunu kaybetmiş ve kendi etrafında dolanan bedeviye de “cahil” denir.
Klasik metafiziğin bugün bize hâlâ yol gösteren önemli tespitlerinden biri de şudur: Bir şeyin varlığı, onun mahiyetini (özünü, neliğini, kimliğini) belirler. Felsefî terminoloji ile söyleyecek olursak, varlık, mahiyeti önceler. Bir atın varlığı, atın mahiyetinden önce gelir. Mahiyetinin olabilmesi için önce atin var olması gerekir. Sevdiğimiz, bindiğimiz ve izlediğimiz at, belli özelliklere sahip olan bir attır. Arap yahut İngiliz cinsidir, siyah yahut kızıldır, dişi yahut erkektir vs. Ama bütün bu özelliklere sahip olmak için önce atın var olması gerekir. Var olmayan bir şeyin mahiyeti, cevheri, arazları, nitelikleri, rengi, cinsi, kokusu da yoktur. Buna göre “Nasılım?” sorusundan önce “Var mıyım?” sorusunu sormamız gerekiyor. “Ben neyim?” sorusunun cevabı, “Nasıl var oluyorum?” sorusunda yatar.
“Var mıyım?” sorusuna sarih bir cevap verdikten sonra “Niçin varım ve nasıl var olmalıyım?” sorusuna muhatap olabiliriz. Varlık biliminden ahlaka geçiş yaptığımız yer de burasıdır. Aslında bu iki alan arasında bir mesafenin olduğunu söylemek de pek mümkün değil. Zira tek başına var olmak, nasıl var olmalıyım sorusundan bağımsız ele alındığında bizi nesnelerin ontolojisine götürür ama varlığa ve insana dair fazla bir şey söylemez. “Varlık nedir?” sorusunu soran insan, “Nasıl var olmalıyım?” sorusunu da sormak zorundadır. Aksi hâlde anlam arayışı adı altında varlıkların bir envanterini çıkartmanın ötesine geçemeyiz. Evrende kaç çeşit maden yahut bitkinin olduğunu bilmek elbette faydalıdır ama “Neden varım ve nasıl var olmalıyım?” sorularına katkı sunmadığı müddetçe bunların malumat olmanın ötesine geçmesi mümkün değil. Var olmak, bilmek ve kendimizi bulmak için ise malumata değil bilgi ve hikmete ihtiyacımız var.
* Simone Weil, An Anthology (London: Penguin, 2005), s. 86.
Kaynakça
Kalın, İbrahim, Açık Ufuk, İnsan Yayınları, s. 81-86, Şubat 2021.






Yorum bırakın