Maraş’taki caninin yazdıklarını, okuldaki tanıkların anlattıklarını, ailesini ve birkaç hususu daha bir araya getirdiğimizde elimizdeki profil neredeyse netleşiyor. Orta sınıftan “beyaz” bir ailenin, silaha erişimi olan sosyal uyumsuz ve en önemlisi aidiyetsiz çocuğu. Bu bakımdan hiç şaşırtıcı bir profil değil. Hatta sıkıcı derecede standart. ABD’deki okul saldırılarını gerçekleştiren canilerle neredeyse aynı. Zaten bu cani de tam bir taklitçi. 9 ay önce ABD’de benzer bir okul saldırısı yapmış başka bir caniyi birebir kopyalamış.
Bu, burada bir dursun.
Size şaşırtıcı gelecek ama ABD, okul saldırıları konusunda epeydir “sağlıklı” diyebileceğimiz iki tedbir alıyor. İlki okulların güvenlik süreçleri. Okul kapılarına güvenlik ve yerine göre x-ray cihazı yerleştirmekten bir silah sesinde sınıfları kolayca sığınak haline getirecek düzenekler kurmaya değin bir proses. İkincisi ise meseleyi makro okumalara tabi tutup çözümsüz bırakmak yerine mikro okumalarla potansiyel katillerin kimler olduğunu “profil analizi” ile tespit etmek.
Ne demek makro okuma? Kızacaksınız ama söyleyeyim: İlahiyatçılara, medyacılara, ne idiği belirsiz analistlere ve iktidar muhaliflerine gün doğmasıdır makro okuma. Öyle büyük okumalarla öyle büyük yorumlar gördük ki olursa o kadar olur. Meseleyi sadece diziler üzerinden, sadece maneviyatsızlık üzerinden, sadece iktidar üzerinden, sadece psikolojik tahlil üzerinden okumaya ve anlamaya gayret etmektir makro okuma. Yarın müfredatı bütünüyle değiştirsek ve sadece maneviyat eğitimi versek, yarın bütün dizileri yasaklasak, yarın iktidar düşse, yarın bütün ergenlere birer psikolog atasak sayılarının 1 milyon ve yukarısı olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz sosyal uyumsuz ergenlerin içindeki 500-1.500 arası potansiyel katili durdurmaya yetecek mi bu tedbirler?
Hayır ve hayır.
Bu da burada bir dursun.
Maraş’taki caninin kendini “ait” hissedebileceği hiçbir şey, ama hiçbir şey yok. Bir cinsiyete, bir dine, bir inanca, bir ülkeye, bir şehre, bir ideolojiye, bir aileye, bir arkadaş çevresine… Hiçbir yere ve şeye ait değil. Psikolojisi harap durumda, mental bağları zayıflamış ve psikopatalojik bir vaka olarak ayrıca incelenmesi gereken babası yüzünden silaha kolay erişimi var. Hepsi bir araya gelince karşımıza bir “kulağına kulaklık takıp kendisinden zayıfları zevkle öldüren katil” çıkıyor.
Bu profili anlayıp, bu profili çalışmak dururken başka okumalarla vakit kaybetmenin gereği yok.
Aile tarafından hiçbir şekilde adam yerine konulmayan öğretmenlerin “çocuğunuz hasta” tespitine “benim çocuğum hasta değil çok özel” diye cevap veren dangalak anne ve sahip olduğu sosyal gücü çocuğunun tedavisi için kullanmak yerine çocuğunun durumunu örtmek, gizlemek için kullanan ve 7 silahını evde ergen bir çocuk olmasına rağmen ortalıkta bulunduran hastalıklı baba (çocuğun hastaneye yatması yerine okulda kalması o sosyal güç sayesinde) bu cinayetlerin azmettiricisi mesabesinde. Bunu konuşup tedbir almak yerine meseleyi bambaşka büyük zeminlerde konuşmak faydasız.
Şu “ait hissetmeme” meselesi önemli. Kapitalizmin insanı tüketiciden “aidiyetsiz ürün”lere dönüştürmesinin neticesi olarak insanın hiçbir sosyal sorumluluğu, hiçbir doğru davranış ajandası, hiçbir ahlaki düzlemi kalmamış görünüyor. Elimizdeki örnekte bu o kadar net ki. Değil ailesine, cinsiyetine bile ait değil cani katil. Bu aidiyetsiz ürünlerin hepsi katil olup adam öldürecek diye bir kaide yok elbette. Ancak bu aidiyetsiz ürünlerin “erken final” yapmak ve kendilerini “bir şeye ait hissetmek” için katil olma potansiyelleri, hele ergenlerse çok yüksek. Dijtal dünya, bu tip aidiyetsiz ürünlerin bir araya gelip bir “aidiyet sanrısı” oluşturmaları için son derece acayip imkanlar sağlıyor. Dijital dünyanın bu kısmını sonucu ne olursa olsun cehennemin dibine göndermemiz gerekiyor.
Çocuğuna terbiye vermemekte direnen, bunun bir “eğitim biçimi” olduğunu zanneden ahmak ailelerse bu aidiyetsizliği bütünüyle destekleyici bir konumda olduklarını asla anlamıyorlar. “O benim çocuğumun özeli” deyip çocuğunun dijital cehennemin kaçıncı katında meskun olduğunu bile denetle(ye)meyen anne-babadan “özgürlükçü ebeveyn” yerine “birinci sınıf dangalak” çıkar çıksa çıksa. Hatırlayın, kızı parçalara ayırıp surdan atan o katilin babası çocuğunun niçin kasaplık (evet, bildiğiniz düz kasaplık) öğrenmeye çalıştığını bile sorgulamamıştı.
Yarın devam ederim kaldığım yerden ama şu kadarını söyleyeyim. “Toplumca hepimiz suçlu” değiliz. Bu, meseleyi bütünüyle taca atma tespitidir. Hasta çocuğunu “dâhi” zanneden öğretmen annenin suçunu bölüşmeyeceğim. Oğluna 10 yaşından itibaren ateşli silah eğitimi veren 7 silahlı bir psikopatın suçunu bölüşmeyeceğim. Öğretmeni hiç mesabesine indirip çocuğunu dünyanın en tepesine koymaya çabalayan ahmak velilerin suçunu bölüşmeyeceğim. “Müdür senin saçını keserse bana haber ver, ben de onun saçını keserim” diyerek eğitimcilerin itibarını yerle bir eden Bakan’ın suçunu bölüşmeyeceğim. Tek sorumluluğumun bu yanlışları göstermek olduğunu düşünüyorum ve işte sorumluluğumun gereğini yapıyorum.
Sen eşinle birlikte salonda o dizinin en heyecanlı bölümünü izleyip çayını yudumlarken oğlun odasında beyaz üstünlüğüne inanan, Avrupa’nın göçmenlerden arındırılması gerektiğini düşünen “genç Hristiyanlar kulübü” isimli bir grupta dünyayı temizlemenin tek yolunun ölümden ve katliamdan geçtiğini savunan hararetli bir mesajına gelen tebrikleri kabul ediyor olabilir. Ben “oğlun” dedim ama oğlun o esnada bir kız olarak biri kız diğeri erkek bir çiftin poligamik eşlikçisi de olabilir.
“Saçmalama be, benim oğlum öyle şeyler yapmaz” mı dedin?
Unutma. Kahramanmaraş’taki cani katilin zavallı ve ahmak babası da öyle demişti. “Benim oğlum öyle şeyler yapmaz!” Ama o esnada oğlu, kız elbiseleri giyip bir çiftin poligamik sevgilisi olarak katliam planları yapıyordu. İnsanları nasıl öldüreceğini planlıyordu.
Emin misin senin oğlunun yahut kızının da böyle bir şey yapmayacağından?
İyi o halde. İnstagramda, X’de, veli gruplarında falan üzerine boca edilen “doğru çocuk yetiştirmek için çocuğu serbest bir ortamda büyütmek gerekir” konulu içeriklere hararetle katılıp “biz çok kötü eğitildik ya, ben çocuğumu böyle büyütmeyeceğim” demeye devam et.
Öğretmeni çocuğuna “ödevlerini yapsan arkadaşlarından geri kalmazsın aslında” dedi diye okul idaresine… Yahu ne okul idaresine? CİMER’e şikayet dilekçesi yaz da çocuğuna psikolojik şiddet uygulayan zalim öğretmen hakkında soruşturma açılabilsin.
Çocuunun dijital cehennemin kaçıncı katında meskun olduğunu sakın denetleme. Telefonunun şifresini bilme, sosyal medyasını takip etme, oyun saatlerini kısıtlama, asosyal olmasını önemseme, hiçbir şekilde takip etme onu. Çünkü serbestçe gelişmesi gerekiyor çocuğunun, özgürlüklerle donanmış olarak son derece özgür şekilde büyümesi gerekiyor.
Unutmadan. Şey de de ona: “Sana kimse bir şey yapamaz. Öğretmenin, müdürün, arkadaşın sana bir şey derse hemen bana söyle. Ben onun ağzının payını veririm, gerekirse döverim” falan diyerek oğlunun şehzade efendimiz, kızının prensesler prensesi gibi hissetmesini sağla ki çocuğun kendisini dokunulmaz biri gibi, tiran gibi, tanrı gibi hissetsin. Bir dediğini asla iki etme, hiçbir talebini reddetme ki çocuğun ilk reddedildiğinde bıçağı kaptığı gibi reddedene soksun. Bunu yapamazsa evde kendini kessin.
Öğretmeni, rehberlikçisi, idarecisi seni çağırıp “çocuğunuzun ciddi psikolojik sorunları var, tedavi görmesi gerektiğini düşünüyoruz” derse cevap belli: “Benim çocuğum tabii çok özel bir çocuk olduğu için…” diye başla ve reddet çocuğunun tüm psikolojik sorunlarını.
Çözüm belli: Onu sakın bir uzmana götürme. İlerde sicilinde çıkarmış falan diye inan. Böyle böyle çocuğun kimseyle iletişim kuramayan, hiçbir aidiyet geliştirmeyen, senden ve dünyadaki her şeyden nefret eden bir “hasta”ya dönüşsün ve imkân bulursa 12-13 kişiyi öldürerek erken final yapsın.
“Yok ya, ben bunların hiçbirini yapmıyorum ama bizim çocuk da çok özel biri işte, ne yapacağımı bilemiyorum” mu dedin? Hadi lan oradan.
50 yaşındayım. Gerçekten çok özel çocuklar gördüm. Biri mesela İTÜ’de bir fizik profesörünün dünya literatürüne girmiş tezindeki hesap hatasını tespit etmek için kendisine özel bir hesap makinesi tasarladığında 14 yaşındaydı. Bir diğeri benimle yazdıklarım üzerinden birkaç farklı sosyolojik temellendirme kullanarak çatır çatır tartıştığında 15 yaşındaydı. Senin çocuğun özel değil. Genel, genel.
Hiç zor görmemiş, (mecazen) hiç dayak yememiş, hiçbir talebi geri çevrilmemiş, sosyal oryantasyonu sıfır, şiddete meyyal, dijital bağımlı, aidiyetsiz çocukları bize “özel” diye yutturarak sadece kendinizi kandırıyorsunuz.
Türkiye’de bir eğitim sorunu var evet ama o sizin tarif ettiğiniz gibi bir sorun değil. Öğretmeni, veli ve öğrenci karşısında maymuna çeviren bir eğitim düzeni sorunumuz var. Bunu düzeltmeyen her bakan bu işin doğrudan sorumlusudur. Orası ayrı. Onu da çatır çatır yazıp konuşacağız elbette. Ama bugünkü derdimi “whataboutizm” yapmadan bir dinleyin ne olursunuz.
Türkiye’deki sorunun an itibariyle tam adı “eğitim” ya da “çocuk” sorunu değil, “anne-baba sorunu”dur. Çocuğunu denetlemeyen, onu özgür yetiştireceğim diyerek hayvanlaştıran, asgari nezaketi, insani terbiyeyi vermeyen, çocuğunu hiçbir durumda “haksız” saymayan anne babalar. Burası köprüden önce son çıkış. Efendimiz(s.a.v)’in “anneler efendilerini doğurduğunda…” dediği yere geldik. Hiç kimsenin sizi manipüle etmesine izin vermeyin. Hele çocuğunuzun bunu yapmasına asla izin vermeyin. Dijital cehenneme kaptırdığımız, kendini herkesten üstün sayan çocuklarımızın her biri olağan şüpheli. Her biri bir diğerinin canını nedensizce yakabilecek bir potansiyele erişebilir.
Allah rızası için kendinize dönüp bir bakın ve bir eksiğiniz varsa kolları sıvayıp yeniden başlayın. Unutmayın ki Allah yeniden başlayanların yardımcısıdır.
Şimdi ötesini de konuşabiliriz işte. Ve konuşacağız da… Orasını da merak etmeyin.
Kaynakça
Kılıçarslan, İsmail, Aidiyetsiz ürünlerin standart sapmaları, Yeni Şafak, 18 Nisan 2026.
Kılıçarslan, İsmail, Olağan şüpheliler: Çocuklarımız, Yeni Şafak, 19 Nisan 2026.





Yorum bırakın