…
I.İzzeddin Keykâvus’un ülkenin sürüklendiği kısa fetret devrini aşıp tahta geçmesinden sonra Anadolu Selçukluları büyük bir sıçrama yaşadı. Başta Konya olmak üzere büyük imar faaliyetlerine giriştiler. Selçukluların en parlak dönemni yaşadıkları Sultan I. Alâeddin Keykubad devrinde ise imar faaliyetleri zirveye ulaşmıştı. Bunlara sosyal ve ekonomik gelişmeler de eşlik etti. Karadeniz kıyısında Sinop ve Akdeniz kıyısında Antalya limanları önemli ticaret yollarını kontrol eden merkezlere dönüşmüştü.
Anadolu Selçuklularının bu yükselişine karşın İslâm dünyasının genelinde bir kargaşa iklimi hâkimdi. Bir zamanların altın şehri olan Bağdat, Abbâsî Halifeliği’nin içine sürüklendiği mezhep çatışmalarından dolayı yaşanmaz bir hâle gelmişti. Gazneli ve Karahanlı Devletleri de taht kavgaları yüzünden güç kaybetmiş, her iki ülkede de can güvenliği kalmamıştı. Selçuklu hanedanının merkezi olan İran’da Melik Şah’ın ölümüyle düzen bozulmuş, yerini kargaşaya bırakmıştı. Böyle bir ortamda Anadolu Selçukluları hem siyasî istikrarın sağlanmasıyla huzuru temin etmiş hem de ticaretin canlanmasıyla maddî refahı arttırmışlardı.
Dönemin müstesna şahsiyetlerinden biri
Yükselen refahın bir neticesi olarak, 13. yüzyılın başlarından itibaren farklı tarikatlara mensup şeyh ve dervişler Anadolu’ya yerleşmeye başladılar. Bu sûfiler, Anadolu’da kendilerine geniş bir etki alanı oluşturdular. Halk tarafından büyük bir sevgiyle karşılanırken, iktidarın da desteğini aldılar. Bu destek elbette karşılıklı idi. Sûfîlerin varlığı, iktidarın gücünü ve meşruiyetini arttırdığı için iktidar da sûfîlere her türlü desteği sağlamaktaydı.
Farklı çehre ve görüntüye sahip, muhtelif diller konuşan, değişik kıyafetler giyen bu mutasavvıflar, sûfiler, şeyhler veya dervişler sözü edilen göç dalgalarıyla kentlere ve kırsal kesimlere yerleştiler. Böylece İslâm dünyasının öteki coğrafyalarından gelen, zühd ve takva anlayışının ağır bastığı, ahlâkçı bir karaktere sahip kentli (yüksek) ve kırsal (popüler) tasavvuf anlayışı Anadolu topraklarına yerleşti. Ahlat, Erzurum, Sivas, Tokat, Amasya, Kırşehir, Kayseri ve Konya gibi devrin önemli merkezlerinde ve yakın çevrelerinde faaliyet gösteren bu sûfiler 13. yüzyıl Türkiye’sinde çok renkli bir tasavvufi ortam inşa ettiler. Farklı kılık kıyafetleriyle çarşı pazar gezip vaazlar veren, ilâhîler söyleyen, âyinler düzenleyen; yaratılış, Tanrı, insan ve kâinat hakkında değişik düşünceler ileri süren bu cezbeli insanlar halkın ilgisini çekmekteydi. Sadreddin Konevî de bu âlim ve sûfîler içinde müstesna bir yere sahipti.
Moğol istilası sürecinin tanınmış ve etkin mutasavvıfları arasında yer alan Sadreddin Konevî’nin tam adı Sadreddin Ebû’l-Meâllî Muhammed B. İshak B. Yusuf el Konevî’dir. Malatya’da 1208 (605) yılında doğan Konevî, ilk eğitimini de burada almıştır. Danişmendlilerin merkezi, Anadolu’da Türkleşen ve İslâmlaşan ilk şehirlerden olan Malatya devrin önemli kültür merkeziydi. Bu birikim kaçınılmaz olarak Sadreddin Konevî’ye de sirayet etmiştir. Ömrünün büyük bir kısmını burada geçiren Konevî, 1254 (652) yılanda Konya’ya yerleşti. Vefatına kadar da Konya’da yaşadığı için “Konevî” nisbesiyle tanındı.
Seçkin bir çevrede yetişti
Sadreddin Konevî’nin babası Şeyh Mecdeddin İshak, Anadolu Selçuklu şehzadelerinin de hocası olup büyük itibar gören bir âlimdi. Aynı zamanda Selçuklu sarayında sultana danışmanlık yapan bir devlet adamıydı.
Abbâsî halifesi Nasır li-dînillah, İslâm dünyasındaki parçalanmışlığa çare olması amacıyla tüm Müslüman toplumlar arasındaki bağları güçlendirecek bir kurum ihdas etmeyi istedi. Bu kurum fütüvvet teşkilatıydı. Bu teşkilat siyasî parçalanmışlığa rağmen Müslüman toplumları aynı inanç ve kültür etrafında birleştirebilirdi. 1204 (601) yılında Selçuklu tahtına çıkan Sultan I. Gıyâseddîn Keyhüsrev’in güçlü otoritesi ile gösterdiği gayretler neticesinde Anadolu’da güçlü bir Türk-İslâm kültürü şekillenmeye başlamıştı. Keyhüsrev’in bu başarılı gayretleri neticesinde Anadolu’nun siyasî, sosyal ve kültürel çehresi değişmekteydi. Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucu unsurlarını da oluşturan dörtlü sosyal yapı, yani Bâciyân-ı Rûm, Abdalân-ı Rûm, Gazâyan-ı Rûm ve Ahiyân-ı Rûm’u Gıyâseddîn Keyhüsrev kurdurmuştu. Halifenin kurduracağı fütüvvet teşkilatına bahsi geçen kurumların örnek olabileceği düşüncesiyle Sadreddin Konevî’nin babası Mecdeddîn İshak, Sultan tarafından Bağdat’a gönderilmişti. Halifenin “hisbe” teşkilatını yeniden canlandırma girişimi olan fütüvvet teşkilatını kurduğu bir dönemde Anadolu’da tamamen Türkler eliyle şekillenen benzer teşkilatlar ortaya çıkmıştı. Bu oluşuma Sadreddin Konevî’nin babasının büyük katkıları vardı. Dolayısıyla Sadreddin Konevî, Anadolu’yu şekillendiren bu yeni oluşumun kaynağında yetişen ilk kuşak âlimlerindendi. Bu özelliği ile 13. yüzyıl Anadolu kültürünü temsil eden önemli bir şahsiyettir.
Temel eğitimini babasından alan Sadreddin Konevî’nin fikrî gelişiminde esas rolü babasının yakın dostu olan İbnü’l-Arabî oynamıştır. Babasının vefatından sonra Konevî ile Arabî’nin daha yakın ilişkiler kurdukları ve oldukça samimi oldukları anlaşılmaktadır. Sadreddin Konevî’nin Malatya gibi devrin önemli kültür merkezlerinden birinde yetişmesi, soylu ve zengin bir aileye mensubiyeti, Mecdeddin İshak gibi âlim, mutasavvıf ve diplomat bir devlet adamının oğlu olması üst üste konulunca seçkin bir çevrede büyüdüğü daha iyi anlaşılacaktır.
Ayrıca Konevî, Malatya’da ilk eğitimini aldıktan sonra Halep ve Şam medreselerinde de tahsil görmüştür. Büyük ihtimalle de aynı tarihlerde Şam ve Halep civarında bulunan İbnü’l-Arabî ile karşılaşmış, ondan ilim tahsil etmiştir. Bu tarihlerde başladığını düşündüğümüz irtibatları sonraki yıllarda da devam etmiştir. Ta ki 1240 yılında İbnü’l-Arabî’nin ölümüne kadar.
Kaynakça
Haykıran, Kemal Ramazan, Anadolu’yu Aydınlatan Kandil Sadrettin Konevî, Derin Tarih Dergisi, s. 82-87, sayı 162, Eylül 2025.


Yorum bırakın