Osmanlı halkı, Sahabe Efendilerimiz gibi İslam ahlakını en güzel örnekleriyle yaşatan bir toplum olmuştur. Bu edep ticaretten günlük hayata, aile ilişkilerinden eğitime kadar hayatın her alanına sirayet etmiştir. Birbirlerine karşı son derece saygılı ve nazik davranan bu insanlar, kendilerinden daha fazla karşılarındaki insanı düşünen, hiç kimseyi incitmemeyi esas alan birlikte yaşama kurallarını toplumun her kesiminde yerleştirmişlerdir.

Osmanlı İmparatorluğu 7 kıtada 600 küsür yıl boyunca hüküm sürmüştü. Bunun sebebi sadece askerî ya da stratejik alanlardaki başarısı değildi. Fethettiği topraklarda aynı zamanda insanla-rın gönüllerini de fethediyordu. Yeni fethedilen şehirlere edep ve ahlak timsali olan aileler yerleştirilirdi. Bu uygulama “Osmanlı İskân Politikası” olarak bilinirdi. İstanbul’un gönül sultanlarından biri olan Şeyh Ebul Vefa Hazretleri de, fetihten hemen sonra, devletin daveti üzerine, şeyhi tarafından bu amaçla İstanbul’a gönderilmişti.

Osmanlı’da edep, yalnız ahalinin değil, devletin de tacıydı. Alim, ilmin taşıyıcısı; padişah ise hem hizmetçisi hem de koruyucusu sayılırdı. Devlet erkânı, bir âlimi huzuruna çağırmayı edebe sığmaz bilirdi. Edebin gereği olarak, ilim meclisine bizzat varır; kapısına vardığında ise izinsiz adım atmazdı. Çünkü bilirlerdi ki, âlimin kapısına edeple varmak, fethedilen diyarların kapısından girmekten daha büyüktür.

Osmanlı’da edep, ilme gösterilen bu hürmetle en yüksek seviyede tecelli ederdi; zira devleti koruyan kılıç, yaşatan ise âlimin ilmi ve duasıyla ahalinin adalet ve selametle yaşama fırsatı bulmasıydı. Koca Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri bile gönlü aşkı ile yandığı halde izin verilmediği için devrin büyük âlimlerinden Vefa Sultan’la görüşememiş, O’nu ayağına çağırmak şöyle dursun, O’na olan edebinden kapısından içeriye izinsiz adım atmamıştır.

Şehirlerde ilim ve irfan merkezle-ri olan dergâhların kapısına mutlaka “Edep Ya Hû” yazısı asılırdı. Osmanlı halkı, Sahabe Efendilerimiz gibi İslam ahlakını en güzel örnekleriyle yaşatan bir toplum olmuştur. Bu edep ticaretten günlük hayata, aile ilişkilerinden eğitime kadar hayatın her alanına sirayet etmiştir. Birbirlerine karşı son derece saygılı ve nazik davranan bu insanlar, kendilerinden daha fazla karşılarındaki insanı düşünen, hiç kimseyi incitmemeyi esas alan birlikte yaşama kurallarını toplumun her kesiminde yerleştirmişlerdir.

  • İnsanlar pazarda elledikleri meyve veya sebzeyi muhakkak alırlardı, o meyve ya da sebze gücenmesin diye…
  • Osmanlı sokakları tertemizdi. İnsanlar yerlere tükürmekten dahi imtina ederlerdi. Zira yere tükürürken görülen kişilerin şahitliği mahkemede kabul edilmezdi.
  • Osmanlı, Hicaz Demiryolu’nu yaparken, Peygamber Efendimiz rahatsız olmasın diye, Medine’den ve yakınından geçen raylara keçe döşeterek trenin raylar üzerinden geçmesi ile çıkacak sesleri engelletmiştir.
  • Şayet mahalleli arasında bir anlaşmazlık, tartışma çıkarsa, kadıya gitmeden önce mahalledeki caminin imamına gidilir, imam da meseleyi, kadıya git meden önce sulh yoluyla çözmeye çalışır, tavsiyede bulunurdu. İmamın yaptığı tavsiyeye de genellikle uyulurdu.
  • Yürürken çok sert yere basmak, toprağı incitir diye hoş karşılanmazdı.
  • Odun kesmeye ormana giderlerken, ağaçlar ürkmesin diye baltanın ucunu bezle örterlerdi.
  • Hasta olan evde pencereye sarı renkli çiçek konurdu. Onu gören sokak satıcıları, oradan geçerken rahatsız etmemek için yüksek sesle bağırmazlardı.
  • Kapılarda kadınlar ve erkekler için 2 ayrı tokmak bulunurdu. Bunlar farkı ses çıkardıklarından kapıyı çalan kişinin kadın mı erkek mi olduğu içeriden anlaşılır, ona göre kapı açılırdı.,
  • Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in 63 yaşında bu dünyayı terk-i diyâr etmelerinden dolayı, 63 yaşını geçen dedeler ve ninelere yaşları sorulduğunda, “Haddi aştık” derlerdi.
  • Cuma namazına giden esnaf, kapıyı kilitlemeden, kapı önüne yalnızca sandalye koyardı. O sandalye de, sırf dükkânda kimsenin olmadığı belli olsun diye konulurmuş. Müşteri girerse, ayıp olmasın diye.
  • Osmanlı beyefendileri ve hanımefen dileri, “Kapıyı kapat!” demezlerdi. “Allah kimsenin kapısını kapatmasın” diye düşünüldüğünden, “Kapıyı ört” ya da “Kapıyı sırla” derlerdi. Kapının yavaşça örtülmesi de edepten ileri gelirdi.
  • “Lambayı söndür” demezlerdi. “Allah kimsenin ışığını söndürmesin” diye “Lambayı dinlendir” derlerdi. Aynı şekil de “Lambayı yak” da denmez, “Lambayı uyandır cümlesi tercih edilirdi.
  • “Şu kadar kitap okudum” demek kitaba saygısızlık sayılır, “Şu kadar kitabı ziyaret etmek nasip oldu” şeklinde bir ifade kullanılırdı.
  • Evler genellikle cumbalıydı. Cumbanın pencereleri dışarıya doğru, evin içerisinin doğrudan görünmesini engelleyecek şekilde ahşaptan kafesler ile örtülüydü.

Bugünden bakıldığında bize gerçek olamayacak kadar güzel gelen bu örnekler yüzyıllar boyunca bu topraklar üzerinde bizim atalarımız tarafından yaşanmıştır.

Edebin başı ve olmazsa olmazı Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e edeptir.

“Ey iman edenler! Seslerinizi Pey-gamber’in sesinin üstüne yükseltme-yin.” (Hucurlit, 2)

Bu ilahi uyarı, sadece bir ses tonu meselesi değildir, kalbin makamını, nefsin haddini bildirme meselesidir. Sesini kısmak, sözünü tartmak, fikirde ve hissiyatta öne geçmemek… Edep, burada dıştan içe doğru bir yolculuktur. Önce dil susmayı öğrenir, sonra nefis… Alimler ve gönül ehli bu âyeti; “O hayatta iken huzurunda sesini alçaltmak, vefatından sonra ise sünnetine muhalefet etmemek” diye yorumlamışlardır. “Peygamber’in sözünün üstüne kendi aklını koymamak”, “kalbin içinde O’nun sözünden daha yüce bir düşünce taşımamak” olarak tefsir etmişlerdir. Böylece edep, sadece mekâna değil, zamana ve ruhun derinliklerine de yayılan bir hürmet haline dönüşür.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir hadis-i-şeriflerinde; “Kıyamet ne zaman kopacak?” sorusuna; “İşinin ehli olmayan insanlara görev verildiği zaman” şeklinde cevap vermiştir.

Yapılan bir işte ön şart ehil olmaktır. Ehil olmanın ön şartı ise edepli olmaktır. Her işin başının edep olduğu hakkında Mevlâna Hazretleri bizlere muhteşem bir öğütte bulunuyor:

“Allah’dan edebe muvaffak olmayı dileyelim. Edebi olmayan kimse Allah’nın lût-fundan mahrumdur. Edebi olmayan yalnız kendine kötülük etmiş olmaz. Belki bütün dünyayı ateşe vermiş olur. İçine kasavetten, gussadan ne gelirse korkusuzluktan ve küstahlıktan gelir. Edepten dolayı bu felek nura gark olmuştur. Yine edepten dolayı melekler masum ve tertemiz olmuşlardır.”

İnsanoğlunun hayatta karşılaştığı her bir problemin çözümü, aslında yegâne öğretmenimiz, rehberimiz, hidayet nurunun kaynağı olan Habibi Huda Muhammed Mustafa Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem’in ta kendisidir. Çünkü O, yaşayan Kur’an’dır. Hayatın her alanında, her birimiz için en mükemmel örnek olmuştur. O, bize asil karakteriyle nasıl mükemmel bir öğretmen, baba, danışman, asker, eş, çalışan ve kumandan olunacağını göstermiştir.

Kaynakça

Brodbeck, Rabia, Zamana, Mekâna ve Rûha Sirayet Eden Edep, Altınoluk Dergisi, s. 32-33, 475. Sayı, Eylül 2025

Yorum bırakın

Popüler